|
· Munzur: 1 Gün,2 Saat.,11 Dak. |
|
|
|
|
|
| Pazartesi | 299 |
| Salı | 273 |
| Çarşamba | 302 |
| Perşembe | 352 |
| Cuma | 13 |
| Cumartesi | 320 |
| Pazar | 358 |
| Toplam: | 179192 |
| En Çok: | 664 |
|
|
|
|
|
| Günün En Cok Okunan Haberleri |
|
|
|
|
|
|
Junior Member   Cevaplar: 15 kayıt olmuş: 14/4/2008 Durum: OfflineGender: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 4/6/2008 Saat 13:54  |
|
|
Çinlilerin gözleri niçin çekiktir?
Sadece Çinlilerin değil Japonların, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların
hatta Eskimoların bile gözleri çekiktir. Aslında 'çekik gözlü' olmak tanımı
kesinlikle yanlıştır. Göz yapısı dünyada bütün insanlarda aynıdır.
Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda
gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne doğru daha
fazla inmiştir ve bu durum gözün sanki daha darmış gibi görünmesine sebep
olur.
Peki bu, niçin böyledir? Bir teoriye göre göz kapağının üzerinde katlı
olarak duran bu ikinci kıvrımı, bu insanların gözlerini yoğun olan kar
tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için, bir nevi kar gözlüğü
gibi gelişmiştir.
Her ne kadar yukarıda belirtilen bölgelerin bazılarında kar hiç yağmıyorsa
bile bilim insanları bugün çekik gözlü diye nitelendirdiğimiz insanların
atalarının son buzul çağında Sibirya'dan, yani Asya'nın kar ve buzla kaplı
en soğuk bölgesinden güneye, bugün yaşadıkları yerlere göç ettiklerine
inanıyorlar.
Bu kadar soğuk iklimde yaşayanların vücutlarının iklime uyum sağlamaktan
başka çareleri yoktu. Sadece gözler değil, burun da rüzgara en az maruz
kalacak şekilde küçülmüş, burun delikleri, solunan hava ciğerlere gidene
kadar ısınsın diye daralmıştır. Ciltleri de bu nedenle yağlıdır.
Göz kapakları da daha yağlı olduğundan, daha sarkık durur ve bu oluşum gözü
ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani 'çekik gözlü' değil
'düşük göz kapaklı' tanımını kullanmak daha doğrudur.
|
|
|
Junior Member   Cevaplar: 15 kayıt olmuş: 14/4/2008 Durum: OfflineGender: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 4/6/2008 Saat 13:56  |
|
|
Satranç ustası bilgisayar niçin iyi tavla oynayamıyor?
Günümüzde bilgisayarda, internet aracılığıyla dünyanın öbür ucundaki
kişilerle tavla oynanabiliyor. Bilgisayarla karşılıklı tavla
oynayabileceğiniz çok güzel programlar var. Ne var ki bu programlar amatör
bir seviyeden öteye geçemiyorlar. Satrançta olduğu gibi dünya
şampiyonlarını bile yenebilecek programlar üretilemiyor.
Bir bilgisayarın herhangi bir oyunu bir insan kadar veya daha iyi
oynayabilmesi için ya insandan daha akıllı olması yahut da belirli bir
sürede insandan daha çok iş yapabilmesi gerekir. Oyun programlarında genel
strateji akıl üzerine kurulamaz. Program bir insanın yapamayacağı kadar
kısa bir sürede, ilerde yapılabilecek hamleleri ve karşı oyunları
hesaplayabilecek şekilde hazırlanır.
Satranç oyununda her bir oyuncunun bir hamlede yapabileceği 20-30 değişik
hareket vardır. Tavlada ise her iki zarı attığınızda zaten 21 tane değişik
pozisyon gelme olasılığı vardır. Bu her bir pozisyon da en az 4-6 değişik
şekilde oynanabileceği, bir de çift atıldığında 4 kere oynanabileceği
faktörlerini de hesaba katarsak, sadece bir kerede tavlada kaç değişik oyun
oynama olasılığı olduğu ortaya çıkar.
İşte bu durum tavla oyununun herhangi bir anında çok ileriye bakmayı,
sonraki hamleleri görebilmeyi ve tedbir almayı zorlaştırır. En basit bir
hesapta bile görülebilir ki tavlada 3 kere zarları atışta oynanabilecek
pozisyon sayısı 250 milyona ulaşır. Bunun analizini yapabilmek bilgisayar
için bile zordur.
Satranç gibi oyunlarda, bir kerede yapılabilecek hamleler hesaplanırken en
mantıksız ve yapılmaması gereken hamleler çıkarıldığında geriye oynanması
mümkün 5 bilemediniz 10 hareket kalır. Halbuki tavlada her seferinde atılan
zara bağlı olarak 21 değişik seçenek vardır. İşte bu nedenle programlamada
arka arkaya olabilecekler için bir fonksiyon türetip, yazılım yapabilmek
içinden çıkılmaz bir hale gelir.
Tavlada bir başka faktör de zamandır. Oyunun herhangi bir kademesindeki
durumu kavramada geçen zaman açısından insan, bilgisayardan hala üstündür.
Tabii bu arada pulları kırma, kritik yerlerde kapı alarak rakibin zarı ne
gelirse gelsin onu oynatmama, gele atma gibi durumlar da göz önüne
alınırsa, bilgisayarın tavla oyununda niçin çok başarılı olamadığı ortaya
çıkar.
[tarihinde düzeltildi 4/6/2008 Saat 13:57 Yazar Musto]
|
|
Cevap 1 |
|
Junior Member   Cevaplar: 15 kayıt olmuş: 14/4/2008 Durum: OfflineGender: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 4/6/2008 Saat 13:58  |
|
|
Hint fakiri kobra yılanını nasıl oynatıyor?
Sadece Hindistan'a değil, kuzey Afrika ülkelerine, özellikle Fas'a
gidenlerin en çok ilgisini çeken şeylerden biri de yılan oynatıcılarıdır.
Yılan oynatıcısının yılanını sepetinden çıkartıp oynatmasının, onu bir tür
hipnotize etmesinin, flütünden (aslında flüt benzeri bir çalgıdan)
çıkardığı seslerle bir alakası yoktur.
Çünkü kobra yılanı bir taş gibi sağırdır. İşitme organı ve buna bağlı
sinirleri yoktur. Sesleri duyması mümkün değildir. O sadece yerden, yani
topraktan gelen titreşimleri hissedebilir. Yılanlar titreşimlere karşı çok
hassastırlar.
Aslında yılanın sepetinden çıkıp, dikelip aldığı pozisyon saldırı
pozisyonudur. Kobra gövdesinin ön bölümünü havaya diker ve boynunu
yassıltarak genişletir. Bu hareketi boyun kaburgalarını birbirlerinden
ayırarak sağlar.
Yılan oynatıcısı elindeki flütü sağa sola sallayarak yılanın baktığı
hedefin yerini sürekli değiştirir. Yılan flüte doğru kafasını oynattıkça
bu, seyircilere sanki yılan dans ediyormuş izlenimim verir. Aslında yılanın
sallanması fiziksel bir olaydır. Onu vücudunun üst kısmını yerden
yükseltebilmek için yapar. Sallanmayı kestiği an yere düşer.
Kobra yılanları türünün hepsi bir değildir. Yılan oynatıcıları genellikle
gördükleri her şeye anında saldıran Kral Kobrası'nı tercih etmezler. Bunlar
aynı zamanda dünyanın en büyük zehirli yılanlarıdırlar. Boyları 5 metreyi
geçer zaten en kuytu yerlerde yaşarlar ve diğer kobraların aksine insandan
kaçarlar.
Yılan oynatıcılarının tercihleri daha sakin olan ve yemeyi gözünün
kesmediği büyüklükteki objelere saldırmayan Asya Kobrası'dır.
|
|
Cevap 2 |
|
Junior Member   Cevaplar: 15 kayıt olmuş: 14/4/2008 Durum: OfflineGender: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 4/6/2008 Saat 13:59  |
|
|
Arılar niçin bal yaparlar?
Tabii ki sadece insanlar yesinler diye değil. Bal arıları eşek anlarından
farklı olarak kışı koloni halinde geçirirler. Koloni kış uykusuna yatmaz
ama bir salkım gibi kümeleşir. Bu şekilde kış süresince sıcak ve aktif
olarak kalabilirler. Bunun için de önceden, yaz aylarında yeterli miktarda
bal depo etmeleri gerekir.
Arılar böcek dünyasının en gelişmiş sosyal hayatına sahiptirler. İşçi
arılar dünyaya geldikten sonra bir ay içinde kovanda bir iki günlük
sürelerle temizlik, larvaları besleme, balmumu yapma, yiyecek taşıma,
muhafızlık gibi değişik görevler yaparlar. Sonra uçuş başlar, çiçekler
ziyaret edilir, nektar, polen ve su toplanır.
İşçi arılar çalışma mevsiminde 4-8 hafta yaşarlar. Kış mevsiminde ise
arkadan gelen gençler olmadığı için ömürleri 5-7 ay sürebilir. İşçi arılar
dişi olmalarına rağmen kısırdırlar, yavru yapma yetenekleri yoktur.
Arılar polenleri, su ile karıştırıp larva halindeki yavruları beslemek için
toplarlar. Bir arı kovandan 7 kilometre uzağa gidip, geri dönebilir. Ancak
arılar normal olarak kovanlarından ortalama bir kilometre kadar
uzaklaşırlar.
Arılar bu yolculuklarında yollarını güneşin pozisyonuna göre saptarlar.
Ayrıca yer kürenin manyetik alanına karşı da hassastırlar. Gözleri polarize
ışığa karşı o kadar hassastır ki çok kalın bir bulut tabakasının ardından
gelen zayıf bir güneş ışığıyla bile kötü havalarda yollarını bulabilirler.
Arılar geceleri ortadan yok olurlar ama uyumazlar. Gece boyu hareketsiz
kalarak enerjilerini ertesi günkü yoğun işler için biriktirirler.
Arılar renklerin çoğunu görürler. Işık dağılımında mavi ve ona yakın
renkleri daha iyi görürler. Ultraviyole ışınlarına karşı da çok
duyarlıdırlar. Ultraviyole ışınlarını çok yansıtan çiçekler onlara daha
parlak görünür. Kırmızı rengi hiç ayırt edemezler.
Bize bu derecede faydalı olan arılar etrafımızda dolaştıklarında veya
balkonda kahvaltı sefası yaparken reçel tabağına konduklarında çoğu insan
huzursuz olur. Bunun nedeni minik arının sokma tehlikesidir. Halbuki arılar
sadece iki durumda canlılara saldırır ve sokarlar: 1) Kolonilerine bir
tehdit olduğunda korumak için; 2) Korkutuldukları zaman. Bu nedenle arı
kovanlarına çok yaklaşmamanız, el kol hareketleri yaparak hızlı hareket
etmemeniz önerilir.
Anlar insanı soktuktan sonra genellikle ölürler, çünkü arı tarafından
sokulan insan ani bir hareketle arıyı fırlatınca arının iğnesi ile beraber
zehir torbası ve ifrazat bezi de yırtılarak arıdan ayrılır ve soktuğu yerde
kalır. İlginçtir ki bu kalan zehir torbasındaki kaslar arıdan ayrılsalar
bile zehri pompalamaya bir süre devam ederler. Bu nedenle tırnağın ucu ile
bir an evvel iğneyi soktuğu yerden çıkarmakta fayda vardır.
Arı zehrine alerjisi olan kimselerde arı sokmaları ağır tepkilere hatta
ölüme yol açabilir. Buna karşın arı zehri bazı ağrılı hastalıkların
özellikle romatizmanın tedavisinde kullanılır.
Arılar renklerin çoğunu görürler. Işık dağılımında mavi ve ona yakın
renkleri daha iyi görürler. Ultraviyole ışınlarına karşı da çok
duyarlıdırlar. Ultraviyole ışınlarını çok yansıtan çiçekler onlara daha
parlak görünür. Kırmızı rengi hiç ayırt edemezler.
Bize bu derecede faydalı olan arılar etrafımızda dolaştıklarında veya
balkonda kahvaltı sefası yaparken reçel tabağına konduklarında çoğu insan
huzursuz olur. Bunun nedeni minik arının sokma tehlikesidir. Halbuki arılar
sadece iki durumda canlılara saldırır ve sokarlar: 1) Kolonilerine bir
tehdit olduğunda korumak için; 2) Korkutuldukları zaman. Bu nedenle arı
kovanlarına çok yaklaşmamanız, el kol hareketleri yaparak hızlı hareket
etmemeniz önerilir.
Anlar insanı soktuktan sonra genellikle ölürler, çünkü arı tarafından
sokulan insan ani bir hareketle arıyı fırlatınca arının iğnesi ile beraber
zehir torbası ve ifrazat bezi de yırtılarak arıdan ayrılır ve soktuğu yerde
kalır. İlginçtir ki bu kalan zehir torbasındaki kaslar arıdan ayrılsalar
bile zehri pompalamaya bir süre devam ederler. Bu nedenle tırnağın ucu ile
bir an evvel iğneyi soktuğu yerden çıkarmakta fayda vardır.
Arı zehrine alerjisi olan kimselerde arı sokmaları ağır tepkilere hatta
ölüme yol açabilir. Buna karşın arı zehri bazı ağrılı hastalıkların
özellikle romatizmanın tedavisinde kullanılır.
Yumurta bu kanalın başında iken küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında
arkada kalan dairesel kaslar büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem de
bu kısmına baskı yaparak konik bir şekil almasına sebep olurlar. Çıkışa
kadar yumurta kabuğu da sertleşir ve bu haliyle dışarı çıkar. Yumurtanın
şeklinin ve kalın kısmının önce çıkışının nedeni de budur. Sürüngenlerde
ise bu düzenek yoktur. Onların yumurtaları çıkışta küresel şekildedir.
|
|
Cevap 3 |
|
Junior Member   Cevaplar: 15 kayıt olmuş: 14/4/2008 Durum: OfflineGender: 
|
 |
Yazılış Tarihi: 4/6/2008 Saat 13:59  |
|
|
Tüm canlılar baktıklarında aynı şeyi mi görüyorlar?
Her canlının gözü ve görme sistemi, onun yaşadığı hayata uygun olarak
gelişmiştir. Gece veya gündüz mü yaşadıkları, av ile mi beslendikleri,
kara, hava veya deniz canlısı mı oldukları insanı hayrete düşürecek bir
şekilde gözlerinden anlaşılır.
İnsan dış dünyayı üç boyutlu görebilen yani sağ ve sol gözü cisimleri eş
zamanlı algılayabildiği için derinlik hissi olan nadir canlılardandır.
İnsanda sağ ve sol gözün görme oranları çok ufak bir farkla hemen hemen
çakışır ve bu ufak fark da üç boyutlu görmeyi sağlar. Hayvanlar sol gözle
sol, sağ gözle sağ yanlarını
görürler. Bu nedenle dış dünyayı bir resim tablosu gibi algılarlar yani
derinlik boyutu yoktur.
Tavşan başını çevirmeden aynı zamanda hem arkasını hem önünü
görebildiğinden arkadan habersizce yaklaşıp onu yakalamak mümkün değildir.
Ancak bir tavşan başını çevirmeden burnunun ucunda olup biteni göremez. At
da başını hafif çevirirse arkasındaki her şeyi görebilir.
Böylece ot yiyen hayvanların arkalarından yaklaşan et yiyici hayvanları
fark edip kaçabilmeleri kabiliyeti sağlanmıştır. Yırtıcı et yiyicilerin ise
gözleri önde olup görme alanları daha dardır ama gelişmiştir, düşmanın
uzaklığını çok iyi ölçebilirler.
Su aygırlarının gözleri kulaklarına yakındır ve bu şekilde ağır vücutları
suyun içindeyken bile etrafı gözetleyebilirler. Arının 12,000 gözü vardır,
gözü meydana getiren bu binlerce merceğin her biri başlı başına bir gözdür.
Bukelamunun gözleri birbirlerinden bağımsız çalışırlar. Bir göz avı
izlerken diğer göz çevreyi tarayabilir. Eşeklerin gözlerinin konumu öyledir
ki, her zaman dört ayaklarını da görebilirler.
Kurbağanın gözünün kapasitesi ise ancak önünden geçen bir sineği görüp
yakalayabilmesini sağlayabilecek kadardır. Köstebeğin toplu iğne başı
büyüklüğündeki gözleri onun toprak altındaki yaşamı için yeterlidir. Bazı
hayvanlar renkleri gayet iyi görebilirken bir bölümü renge duyarlı
değildir.
İnsan gözü ise bunların içinde en az bir amaç için kullanılanı ama en fazla
şartlara uyum sağlayanıdır. Gözlerimiz insan oluşumuzdaki en büyük
etkenlerden biridir. Bir çok memelinin en önemli duyusu koku, böceklerin
ise tat iken insanlarda görme en üstün duygudur. Her ne kadar şahin kadar
uzakları, kedi kadar karanlıkları, balık kadar su altını mükemmel görebilme
yeteneğimiz olmasa da, yine de sadece sınırlı bir ortamı değil her şeyi iyi
görürüz ve daha önemlisi iyi algılarız.
Yeryüzündeki tüm canlı türlerinin etraflarındaki nesneleri farklı biçimde
gördüklerini biliyor muydunuz? Yani ne kadar canlı türü varsa, o kadar da
farklı göz ve bakış açısı vardır.
Hayvanların gözleri ne kadar farklılık gösterirse göstersin aslında optik
sistem aynıdır. Hepsi neticede birer fotoğraf makinesi gibi çalışır. Ancak
görme sadece mekanik bir işlem değildir. Beynimiz gözden gelen sinyalleri
algılamanın yanında ona duygularımızı da katar, yorumlar. Yani duygularımız
ve çevre kavramları da gördüklerimizi etkiler. Kimine göre güzel olan bir
şey bir başkasına çirkin görünebilir.
Tüm bunlardan insan gözünün kapasitesinin bir sınırı olduğu ancak kendi
yaşam savaşını sürdürebilecek yeterlilikte olduğu sonucu çıkar. O halde
yaşamda gözlerimizle göremediğimiz çok şey var. "Ben sadece gözümle
gördüğüme inanırım" lafı da pek gerçekçi değildir. İnsan dünyanın pek çok
özelliğini görememekte hatta hayal bile edememektedir. Siz, radyo
dalgalarını, röntgen ışınlarını, uzaktan kumandanızın televizyonunuza
gönderdiği sinyali görebiliyor musunuz?
|
|
Cevap 4 |
|
|
0,346 saniye - 34 queries
|